OSMANLI TORUNLARI DÜŞÜNCE DERNEĞİ

BİR ULU HAKAN VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

31/5/2007 ·

BİR ULU HAKAN VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Ülkemizin üzerine oynanan oyunları ve genel durumumuzun ne olduğunu anlamak için II. Abdülhamit Han'ı ve O'nun devrini çok iyi anlamamız ve bilmemiz gerekir.

II.Abdülhamit Han, Osmanlı tarihinin, ekonomik, siyasi ve sosyal bakımlardan en karışık döneminde tahta çıktı. Başını Siyonist ve Yahudilerin çektiği, Ingiltere, Rusya ve Fransa gibi devletlerin; Osmanlı'yı yıkmak için ellerinden gelen bütün gayretlerini sarfettikleri bir dönemdi. Adı geçen devletler tarihi gerçekleri dikkâte alarak, Osmanlının dış etkenlerle yıkılamayacağına kesin olarak inanmışlardı. Bunun için bu devletlere iç işbirlikçileri lâzımdı. Iç işbirlikçilerini de bularak devleti kısa sürede yıkıp pay etmenin plânlarını yapıyorlardı.

II. Abdülhamit Han; Devletin her geçen gün zayıfladığının farkındaydı ve büyük devletlerin Osmanlı'yı paylaşma plânları karşısında ciddi tedbirler almalıydı ve de aldı:

Osmanlı'nın kendi gücü ile bu devletlerle mücadele ederek dağılmayı engellemesi mümkün değildi. O hâlde bu devletlerin zaaflarından faydalanarak onları birbirine düşürerek zayıflamalarını sağlayacak, Islâmcı bir siyaset takip edecek ve Hilafet makamınında etkisiyle Müslüman nüfusu bir arada tutmaya çalışacaktı.

İngiliz Kor.Am. Sir Henry Woods hatıratlarında şöyle demektedir:

"Bana göre Sultan Abdülhamit, gelmiş geçmiş Osmanlı padişahları arasında en müstesna mevkiî işgâl edenlerden biridir... Eğer Sultan Abdülhamit Han olmasaydı, devleti akıllı idare etmeseydi, devlet çoktan yıkılmış olurdu...                                             

"Sultan Abdülhamit Han düşürülmeseydi, birinci cihan savaşı çıkmayacaktı. Aksini farz etsek bile Sultan, Türkiye'yi tarafsız bırakacak ve hârpten sonra hiç yıpranmamış bir Türkiye, yıpranmış devletler arasında sivrilecekti..."

Ali Rıza Bey Ittihad ve Terakkici olmakla beraber, bir ara Ittihadı Terakki'yi dağılmaktan kurtaran, II. Abdülhamit' in birinci düşmanlarından olmasına rağmen, daha sonra yayınlanan hatıratlarında: II Abdülhamit Han'a karşı haksızlık yapıldığını O'nun övgüye lâyık bir şahsiyet olduğunu yazmıştır.

Aynı durum Abdülhamit Han'ın devrilmesinde baş rol oynayan ve adları vatanperverlikle anılan Tal'at, Enver, Cemâl Paşalar içinde geçerlidir. Bu paşalar da Sultan'a haksızlık yapıldığı noktasında hemfikir olmuşlardır. Fakat iş işten geçmiştir artık.

Bu önce devirip de sonra pişman olanlar hem dürüst hem de vatanperver insanlardı; buradan anlaşılıyor ki; bu meziyetler devletin yıkılmasını engellemiyor. Bu meziyetlerin yanında başka meziyetlerinde bulunması gerekiyor.

II Abdülhamit'in tahttan indirilmesi Müslüman Türk Devleti tarihinin en büyük kara lekelerinden biridir. Ittihatçılardan oluşan meclis, Abdülhamit' in tahttan indirilmesine karar verince bu kararın Sultan'a tebliği için dört kişi görevlendirilir. Selânik milletvekili Yahudi Emanuel Karaso ve Senatör Ermeni Aram bu heyette bulunmaktadır. Otuz üç yıllık saltanatı süresince devleti yıkmak isteyen dış güçler ve onların iç işbirlikçileri Sultan'ın tahttan inmesini tebliğ ediyordu. Devleti yıkmak için her türlü faaliyetin içinde yer alan bu iki şahsın sultana Hâl'ini bildirmesi çok acı, ama çok acıdır. Abdülhamit Han hatıratlarında der ki:

            -Tahttan uzaklaştırılmam, servetime el konulması ve bir çok eza cefaya uğramam bir yana, bu iki vatan haininin karşıma çıkarak seni tahttan indirdik demeleri beni kahretmiştir.

İşte bu sebeptendir ki; bu aşağılık komploya sebep ve alet olanlar Abdülhamit'in bedduasını almıştır. Hiç bir tanesinin sonu iyi olmamıştır, ihanetin bedelini çok ağır bir şekilde ödemişlerdir.

Yaklaşık üç yüzyıldır, vatan toprakları üzerinde esen batılılaşma ve batı hayranlığı rüzgârlarının neticesinde bir çok felâketle karşılaştık. Millet olarak başımıza ne geldiyse batılılaşmanın neticesinde geldi fakât bir türlü akıllanmadık ve tarihi vakalardan ders alamadık. Devleti en zor şartlarda  33 yıl başarı ile idare eden Abdülhamit Han’ın bu başarısı karşısında uğradığı zulüm bugün bile devam etmektedir. Iktidarı döneminde özellikle Ermeni ve Yahudi komitacıları tarafından ‘Kızıl Sultan’ diye adlandırılan Abdülhamit'e bugün de bazı çevreler Kızıl Sultan diye bakmaktadır.

Ulu Hakan Abdülhamit Han'ı dinleyelim:          

Bana en çok dokunan, bu Mason taslağı Yahudi'nin hâl (tahttan indirme) kararını tebliğ edişi olmuştur. Yıldıza gelen mebus heyetinde Emanuel Karaso'yu hiç unutamıyorum. Bu sûretle Makam-ı Hilafete hakaret edilmiştir. Yahudilerin Hz. Peygamber zamanından beri Sadr-ı İslama ve Makam-ı Hilafet’e karşı duydukları kin ve nefret cümlenin malûmudur. Ben Osmanlı tahtında iken Siyonistlik davası için bir gün huzuruma, beynelminel Yahudi teşkilatının kurucusu Teodor Hertzel ile hahambaşı gelmişlerdi. Bunları Yıldız Sarayı’nda kabul etmiş ve maksatlarını dinlemiştim. Her ikisi, Yahudiler için bir yurt dileğindeydiler. Bunun için de Kudüs'ü gösteriyorlardı. Hattâ utanmadan Teodor Hertzel:

            -Zat-ı Haşmetpenahilerine arzederim ki, Kudüs için bir kaç milyon altın tensip buyurursanız, derhâl takdime amadeyiz, demez mi? Kan beynime çıkmıştı. Düşün ki, Makam-ı Saltanatımız’a bu iki Yahudi rüşvet teklifi cesaretinde bulunmuşlardı.

            -Terkedin burayı, vatan parayla satılmaz, diye bağırmıştım. Işte bundan sonra Yahudiler, bana düşman olmuşlardı. Şimdi burada, Selanik’te çektiklerim, Yahudilere yurt göstermeyişimin cezasıdır.

Milletlerarası Siyonist teşkilâtının 21 maddelik ilkeleri ve düsturlarından birkaç tanesini dikkâtle okursak meselenin ciddiyetini kavramamıza yardımcı olur kanaatindeyiz.

1.  Genç nesilleri ahlâka mugayir telkinlerle ifsad etmeli.

2.  Aile hayatını yıkmalı.

3.  Insanlara aşağı sınıflarla tahakküm etmeli.

4.  San'atı zayıflatarak edebiyatı müstehcen ve şehevi bir hâle sokmalı.

5.  Mukaddesata hürmeti yıkmalı, hürmetle anılan kimseler hakkında rezilâne vak' alar uydurmalı.

6.  Hudutsuz bir lüks, baş döndürücü modalar icad etmeli, çılgınca sarfiyatı teşvik eylemeli.

7.  Kalabalıkların vakitleri, eğlencelerle, oyunlarla geçirtilmeli, herkes düşünmekten alıkonulmalıdır.

8. Müfrit nazariyelerle fikirler zehirlenmeli, gürültü ve kargaşalar yaratılmalı, sınıflar arasına kin ve itimatsızlıklar sokulmalı. Fazla söze gerek yok yukarıda yazılı maddeleri okuyan her akıl sahibi meselenin ciddiyetini kavrar.

II.Abdülhamit dönemin ulemasından Ali Haydar Efendi (Kuddise Sirruhu) Hazretleri der ki:

"O zamanlar, bu iş birlikçiler öyle propaganda yaptılar ki biz bile Hakan hakkında söylenenlere inandık. Fakât sonra gördük ki;

Sultan büyük bir haksızlığa ve zûlme uğramıştır." 

Rıza Tevfik II.Abdülhamit’ in muhaliflerinden biri ve devrilmesinde önemli rol oynayanlardan biriydi.

Sonraları durumun vehametini görmüş ve ne büyük bir gaflet ve hiyanet içinde bulunduklarını şiirleştirmişti.

Nerdesin

Şevketlim

Sultan Hamit Han

Feryâdım varır mı barigâhına

Ölüm uykusundan bir lâhzauyan

Şu nankör milletin bak günahına

Tarihler

Ismini andığı zaman

Sana hak verecek

Ey Koca Sultan

Bizdik

Utanmadan iftira atan

Asrın en siyasi padişahına

Divane sen değil,

Meğer bizmişiz

Bir çürük ipliğe hûlya dizmişiz

Sade deli değil,

Edepsizmişiz                

Tükürdük

Atalar kıblegâhına...

Meşhur Alman şair J.W. von GOETHE der ki:

"Biz Avrupa milletleri medeni imkânlarımıza rağmen Hz. Muhammed'in son basamağına varmış  olduğu merdivenin daha ilk basamağındayız. Şüphe yok ki, hiç kimse bu yarışmada O'nu geçemeyecektir. Ve bu kitap da son derece pratik olduğundan ebediyen tesirini kaybetmeyecek ve diğer milletleri etrafında toplayacaktır."

Ünlü düşünür Gustave Edmund von Grünebaum der ki:

"Orta Çağ'da batılı üniversiteler tam beş asır boyunca Islâm kaynaklarından başka ciddi ilmi bir kaynağı tanımış değillerdir. Avrupa'yı madden, ahlâken ve aklen minnettar kılanlar bizzat onlardır. islam'ın batı üzerindeki tesiri çok büyüktür."

Batılı bir fikir adamı olan C. Mismer der ki:

"Hristiyanlar alim olunca, Hristiyanlıkla alâkaları kesilir. Müslümanlarda cahil olunca İslâmiyetle alâkaları kesilir. Hristiyanlığın zuhurundan en aşağı onbeş asır sonra teşekkül etmiş bir medeniyet (Batı medeniyeti) nasıl olurda o dine izafe edilebilir."

Fransız Matematikçi, Montucla bir makalesinde der ki:

"Müslümanlar uzun zaman ilmin yegâne sahipleriydi. 11. yüzyılın karanlıklarını dağıtmaya gelen ilk ışıkları onlara borçluyuz. Bu dönem içinde matematikte şöhret kazanabilmiş herkes ilimlerini Müslümanlardan elde etmişlerdir."

Amerikalı bilim tarihçisi G. Sarton der ki:

"Müslümanlar Orta Çağ'da en büyük eserleri verebilmiş doğu dahilerini yetiştirmişlerdir. Nitekim eskiden beri en değerli, en asıl ve materyâli en yoğun olan eserle, hep Arapça olarak ele alınmıştır. Sekizinci asrın ortalarından onbirinci asrın sonuna kadar insanlık âleminin en ileri ilmi dili Arapçaydı. Hattâ asrın kültüründen yararlanmak, en modern gelişmelere, çalışmalara vakıf olmak isteyen herkesin Arapçayı öğrenmesi açık bir mecburiyetti. Zaten ana dili Arapça olmayan pek çok kimse de bunu yapmıştır."

İngiliz şarkiyatçı R.A.Nicholson derki:

"Müslümanların ilmi çalışmaları, dikkâtle ve geniş düşünce ufuklarıyla ortaya konmuştur. Modern bilimler de tahminlerimizin çok üstünde olmak üzere onların bu temel çalışmalarından faydalanmışlardır."

Avrupalı bilim adamı Gustave Je Bon, bir makalesinde:

Avrupa'nın bütünüyle karanlık  bir vahşet devri yaşadığı sıralarda Islâm'ın hakim olduğu iki büyük şehirde, Bağdat ve Kurtuba'da yeryüzünü parlak ışıklarıyla aydınlatan iki medeniyet sürüyordu. Müslümanların ilmi çalışmaları ve buluşları incelendiğinde, hiç bir milletin, bu derece kısa bir zamanda  bu kadar fazla sayıda keşifte bulunmadığı ve verimli olmadığı görülür."

R.V. Bodley der ki:

"Rönesansı İslamiyete borçluyuz."

          KAYNAKLAR:

*          Yılmaz Öztuna; B.Türkiye Tarihi

*          Ahmet Gürkan; Islam Kültürünün Garbı Medenileştirmesi

*          Ömer Faruk Yılmaz; Belgelerle Osmanlı Tarihi

*          Prof.Dr.Irfan Yılmaz, Doç.Dr. I.Hakkı İhsanoğlu, Selim Aydın; İlim ve Din

Yorum (3) Yorum yaz!







İstanbulun Fethi

29/5/2007 ·

İstanbulun Fethi - 29 Mayıs

İstanbulun Fethi İstanbul, Asya ile Avrupa kıtaları arasında yer alan doğal güzellikleriyle ünlü bir kenttir. Tarihi M.Ö. yedinci yüzyıla kadar uzanır. Şehir, M.Ö. 657 yılında Megaralılar tarafından kurulmuştur. Devletin Byzas adlı komutanının adından dolayı şehre, Byzantion adı verilmişi. M.Ö. altıncı yüzyılda Perelerin eline geçen Byzantion için, Atinalılar ve Ispartalılar da savaşmış. M.Ö. dördüncü yüzyılda İskender tarafından fethedilen şehir M.Ö. üçüncü yüzyılda Roma İmparatorluğu tarafından alınmış. M.Ö. 330 yılında İmparatorluğun başkenti olan Byzantion'a, bu kez de Konstantinapolis adı verilir. M.Ö. 395 yılında Roma İmparatorluğu ikiye ayrılınca Konstantinapolis, Doğu Roma İmparatorluğu'nun başkenti olur.

Stratejik önemi ve tabi güzellikleriyle herkesin dikkatini çeken şehir, Gotlar, Ostrogotlar ve Bulgarlar tarafından defalarca kuşatıldı, fakat alınamadı. Bu yoğun saldırılar üzerine, İmparator Anastasiyanus, Silivri'den başlayarak Karadeniz'e kadar uzayan surları yaptırdı. Buna karşın saldırılar devam etti. M.S. 7. ve 8. yüzyıllarda Araplar tarafından da kuşatıldı. Fakat bu kuşatmalar da sonuçsuz kaldı.

1203 yılında Haçlı orduları tarafından zapt edilerek 1261 yılına kadar Haçlıların elinde kaldı. Bu tarihten sonra tekrar Bizanslıların eline geçti.

1299 yılında kurulan Osmanlı Devleti, yavaş yavaş büyüyerek gelişti. Anadolu ve Rumeli'de genişlemeye devam etti. Anadolu ve Rumeli'deki topraklarımızın arasında kalan Bizans, mutlaka alınmalıydı. Bu amaçla şehir, Osmanlılar tarafından birkaç defa kuşatıldı. Ama alınamadı.

1453 yılında, Padişah II. Mehmet, hocası Akşemsettin'in de teşvikiyle İstanbul'a yeni bir saldırı düzenlemeye karar verdi. Önce, Yıldırım Beyazıt tarafından yaptırılan Anadolu Hisan'nın karşısına Rumelihisan'nı yaptırdı. Edirne'de döktürdüğü balyemez adı verilen büyük toplarla savaşa hazırlandı.6 Nisan 1453 yılında, Osmanlı ordusu Bizans surları önüne geldi. Bizans İmparatoru Konstantin, Haliç'i zincirle kapatarak Osmanlı Ordusu'nun şehre denizden girmesini önledi. 11 Nisan günü kuşatma tamamlandı ve top ateşi başladı. Yirmi gün süren top ateşinden kesin bir sonuç alınamadı. Şehrin denizden de kuşatılması gerektiğini düşünen II. Mehmet, bir gece yetmiş parça gemiyi karadan yürüterek Haliç'e indirdi.

İstanbulun Fethi

Bizanslılar, sabahleyin Osmanlı Donanması'nı Haliç'te görünce büyük bir korkuya ve paniğe kapıldılar. Haliç'ten ve karadan yapılan top atışlarıyla surlarda gedikler açıldı. Bunun üzerine, 29 Mayıs günü bir genel saldırı düzenlenmesine karar verildi. Hocası Akşemsettin II. Mehmet'e cesaret veriyor; Hz. Peygamberin, "Konstantin elbet fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne iyi komutan ve onun askerleri ne güzel askerlerdir" sözüyle müjdelenen komutanın kendisi olduğunu söylüyordu. Bu inançla 29 Mayıs günü son taarruz başladı. Çok kanlı ve zorlu bir savaştan sonra birçok şehit verildi. Bu şehitler arasında, Bizans surlarına Türk bayrağını diken Ulubatlı Hasan da vardı. Nihayet, Mayıs 1453 Salı günü, İstanbul fethedildi.

İstanbul'un fethi, hem Türk tarihi için hem de dünya tarihi için önemli bir olaydır. Türk tarihi için önemi İstanbul'un fethiyle, Osmanlıların, Balkanlardaki ilerlemelerine engel olacak hiçbir gücün kalmamasıdır. Avrupa'da ilerleyişini sürdüren Osmanlı Devleti, büyük bir imparatorluk haline gelmiştir. Dünya tarihi bakımından ise, İstanbul'un fethi, Orta Çağ'ın kapanıp Yeni Çağ'ın açılmasına sebep olmasındandır.

İstanbul, 29 Mayıs 1453 tarihinden 23 Nisan 1920 tarihine kadar Osmanlı Devleti'nin başkenti olmuştur. Bu nedenle Türk ve Dünya tarihini etkileyen bu önemli fethi, her yılın 29 Mayıs günü, aynı coşku ve sevinçle kutluyoruz.

Yorum (yok) Yorum yaz!









{ Sayfa 1 of 4 }
<- : : Sonraki Sayfa ->